Anasayfa Kullanıcı Kontrol Paneli Kullanıcı Listesi Takvim Üye Ol/Register  
Language Yeni Mesajlar Yanıtlanmamış Konular Vadi Blog Zirvedekiler Referanslar Üye Atlası Reklam Yönetim
 


Geri Dön   ForumVadisi > Siyaset Meydanı > Siyaset Gündemi
ForumVadisi Kuruluşunun 3.Yılında, Hep Aynı Tadında! Transferde inanılmaz olay! Kadıköy'de Timsah Avı: 2-0 10. Dalga Gözaltıları İstanbul'da DivX Pro v7.0.0 - Final Vazgeçtiğinde... Buluş [YARDIM] Duvara Asılan Fanus Çok Şık Spagettiye Özel Çatal Ahşap Dinlenme Koltukları Marine Heavy Gunner: Vietnam Fermuarlı Lamba Atlı Tasarımlar Ağlayan bebeği nasıl sakinleştirirsiniz? Pullar üzerinde sanat Yugi-oh Oyununu Arıyorum Gradius collection Ünlü psikoloğa canlı yayında tokat UEFA Pavlov'a acımadı London Donovan Bayern'de Ümit Karan Gerçekleri ! Dolar günü yükselişle kapadı Denizli'den tek kurşun Konya kupa'ya veda etti. Büyüleyici stiliyle: Nebahat Çehre Ankaragücü'ne kupa morali Tergan'da 2009'un Rengi Kırmızı Tita Antalyaspor'da Diallo Hacettepe'de Gaz sorunu sıcak çatışma habercisi FFXIII'ün yüksek kalitede "oyun içi" taramaları Street Fighter IV için yeni ekran görüntüleri yayımlandı. Fallout 3 yapımcısından GOW3 ve Final Fantasy yorumu Lord of the Rings Conquest'in PC demosu halen yok! Earthrise'ın beta kayıtları başladı Insomniac Killzone 2'yi sevdi! PS3 indirimi suya düştü! Yeni Wiiware oyunu duyuruldu İlk Forza 3 resimleri internete sızdı! Microsoft, 28 Milyon Xbox 360 satışını onayladı PS3'ün satışları tatil sezonuyla birlikte %130 arttı Gears of War 2'nin yaması yakında geliyor StarCraft II Terrans: Wings of Liberty'den 3 yeni ekran görüntüsü İsrail'e meydan okuyan tek adam Bu toplar nereye gidiyor.. Gercekten çok enteresan.. KeoPS Çay__çaydanlık,kahve gifleri Vurulduktan 35 yıl sonra öldü Her şey Ümraniye'de başladı... Savcı Öz'den Güney'e 37 soru "3 Saat", 16-21 Aralık Klavye içinde bir PC Sera etkisi yapan gazlar uzaydan izlenecek Suya Akan Kan Kerbela.... Hindistan cevizinden otomobil parçası üretildi Titreşimli resim yapma Ateşkeste son durum ; Filistinde Barışı Koruma Görevi TÜRKİYE'nin Ruhsal Güç Testi... Bu sabah yapılan operasyonda Emekli yarbayın evinden cephanelik çıktı..!! SON DAKİKA ; İsrail ateşkes önerisini kabul etti. Karışık Wallpaperler cok hoslar Hapse Girenlerin İnanılmaz Değişimi... Total Video Converter v3.20.090104 Ekrana kilitleyen Filistin duası Polonya'da 7 kişi donarak öldü Avanslar yüzde 90 üzerinden yapılacak Bilim dünyasında süper buluş: İlaç Otobüsü Türk gemisi serbest bırakıldı! Yeni klavye ve fareler göz dolduruyor Erdoğanın yanına bırakmazmış SSK'lılar ilaçları parayla mı alacaklar? Chp'den 'demirel'le Sezer Gözaltına Alınacak' Iması Peki nedir bu Misket bombası ??? Acı demeyin! Yiyin kanserden korunun Astronomlar teleskopun 400. yılında Galileo'yu anacak Gülümseyin, bu kalem sizi kaydediyor Balık hafızasının süresi 5 ay çıktı ''Gazze saldırıları Obama'nın İsrail'e hediyesi'' Bilim dünyasında süper buluş Dünya'nın en hızlı motosikleti Pembe iguana Polis Sabih Kanadoğlu'nun Evinde GAZZE'DE SON DURUM: 666 ÖLÜ ve fotoğraflar Lost 3. Sezon Türkçe Her hafta güncellenecek... Bombardımana her gün 3 saatlik ara! Pkk Kürt Kültürünün Ve Sanatının Gelişmesini Engelliyor Rus yetkili, Hamas Lideri Meşal ile görüştü İşte Çin Zekası :: KURNAZ ÇOBAN KOYUN SÜRÜSÜNÜ KURT POSTERİYLE GÜDÜYOR Registry Clean Expert v4.64 Biyografi......HADİSE AÇIKGÖZ Hadise'nin Düm Tek'i çalıntı Mı? Göce Köftesi [Etsiz Köfte] Lafa Bak!. Avrupa'da Soyunana Saygı Duyulur, Burada Soyunmaya Değmez Köfte Şiş Evlilik Yaşı Işte Dünyayı şoka Sokan Israil Vahşetinin Acı Görüntüleri!.. iPhone'a mercek takın ! Güldünya[Star Tv] Garmin gider tersine Doğalgazda depolamanın önemi arttı “PapatyaM” iki yalnız bir yastıkta
Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 20-11-2008, 20:49   #1 (Kalıcı Bağlantı)
ForumVadisi'nin Popüler Üyesi
 
isfendiyar07 Kullanıcısının Avatarı
 

Kullanıcıya Yahoo yolu ile mesaj gönder
‘Mustafa’ kimin ‘Mustafa’sı?

‘Mustafa’ kimin ‘Mustafa’sı?
Atatürk’ün yaşam öyküsünü anlatan Can Dündar imzalı ‘Mustafa’yı izleyen köşe yazarları ve ünlü isimler film hakkında çok farklı yorumlar yaptı. ‘Mustafa’nın “Kemalizm’e yeni bir hayat öpücüğü” olduğu da söylendi, ulusalcıların ezberini bozduğu da...




Atatürk’ün ölümünün 70. yıldönümü için hazırlanan ‘Mustafa’ gösterime girdiği günden itibaren seyircinin yoğun ilgisiyle karşılaştı. Can Dündar’ın yazıp yönettiği ‘Mustafa’ vizyona girdiği ilk gün 150 bin kişi tarafından izlendi. 193 kopyayla 206 salonda gösterilen film medyada da geniş yer buldu. Kimileri film için “Kemalizm’e yeni bir hayat öpücüğü” nitelemesi yaparken, kimileri de “bu film ulusalcıların ezberini bozdu” dedi.

ARABASI KIRILANA YOL GÖSTEREN ÇOK OLUR
Çetin Altan, Milliyet (2 Kasım 2008)
Nasreddin Hoca, yolda komşusunun damadına rastlamış. Genç damat:
- Hoca, demiş; bir oğlum oldu.
Nasreddin Hoca kutlamış kendisini ve sormuş:
- Adını ne koydunuz?
- Mustafa koyduk.
Nasreddin Hoca:
- Keşke, demiş; biraz daha düşünseydiniz Mustafa koymadan önce.
- Neden?
- Neden olacak, “Mustafa uyuyor”, “Mustafa meme emiyor”, “Mustafa emeklemeye başladı”, “Mustafa taytay duruyor” dedikçe; bir yığın kıyamet kopabilir Ankara’da.
- Allah Allah neden ama?
- Nedenini git Can Dündar’a sor sen; “Mustafa” diye yaptığı filmin nasıl bir gümbürtü çıkarttığını görmüyor musun?”

MUSTAFA
Güneri Cıvaoğlu, Milliyet (29 Ekim 2008)
(...) Belgeselin ötesine geçen “ruh” var filmde... Can, “duyguludur” fakat dahası ve bu film için çok önemli özelliği “duyarlı” da oluşudur. Başkasını hissedebilmesidir. Binlerce not, kitap, belge ve görüntünün arasında iz sürerek sonradan kazanılmış “Kemal” ve “Atatürk”ten ayrıştırdığı saf ve yalın “MUSTAFA”yı bulmuş, hissetmiş.








(...) Filmde üzerinde çok konuşulacak ve tartışmalar yapılacağını sandığım bazı bölümler var. Örneğin... Atatürk’ün kendisini çılgınca alkışlayanlar için “Aynı kalabalık yarın bizi linç de edebilir” söylemi. Yadırgansa da onun ne kadar gerçekçi olduğunu gösteriyor. Alkışlarla başı dönen ve kendilerini “siyaset evliyası” mertebesinde görenlerin sonları hazin olmuştur. Atatürk’ün “Kürtlere yerel özerklik verilmelidir” söylemi de polemiklere neden olacaktır. Belki kullanılacaktır.
Oysa o günün koşullarında söylenmiş sözleri değişmez bir kalıp olarak görmek hata olur. Buna karşılık... Atatürk’ün daha o zamandan Kürt kökenli yurttaşlarımız için nasıl geniş bir açıyla sorunu gördüğünün de kanıtıdır.

RECEP İVEDİK Mİ MUSTAFA MI?
Mehmet Y.Yılmaz, Hürriyet (1 Kasım 2008)
BELGESEL bir filmin bu kadar çok tartışma yaratması ancak bizim cennet vatanımızda gerçekleşebilecek bir durum. Can Dündar’ın “Mustafa” belgeseli öyle görünüyor ki önümüzdeki ayların en canlı tartışma konularından birisi olacak. Deniz Baykal’ın filmle ilgili eleştirileri gişe başarısı açısından umut veriyor bence. Benim de kendime referans aldığım film eleştirmenleri var. Onlar beğenirse filme gitmiyorum, beğenmezlerse ilk seansta yerim hazır! Deniz Baykal da bence böyle bir etki yaratacak. (...) İnsani yönlerini öğrendikçe Atatürk’e saygım daha da artıyor. İki kadeh fazla içiyor ya da kendini yalnız hissediyor diye Atatürk değerinden bir şey kaybetmez. Tarihi kişilikleri, gerçek bir “kişilik” yapan şey de zaten bu tür sıradışı özellikleridir. Yoksa herkes “tarihi kişilik” olur ki bunu yazacak tarih kitabı milyon sayfa olur, kimse okuyamaz!

CAN DÜNDAR’IN ‘MUSTAFA’SINI DAHA ÇOK SEVDİK
Mehmet Ali Birand, Posta (29 Ekim 2008)
(...) Can Dündar, 70 yıldır ilk defa bize bronz heykellerdeki sert bakışlı, at üstünde uçar gibi giden veya siyah-beyaz fotoğraflardaki çok ciddi, hatta katı bakışlı bir lideri değil, Atatürk’ün insan tarafını gösterdi. Aşık olan, sevgilisine Fransızca nefis mektuplar yazan, içki içen, arkadaşlarıyla eğlenip şarkı söyleyen, dans eden bir Atatürk’le karşılaştık. Gerektiğinde, görüşlerini paylaşmadığı insanlarla da işbirliği yapan, hedefine varmak için şeytanla dahi el sıkışan, gerçekçi bir lideri tanıttı.
Can Dündar, 70 yıldır kendi kendimizi hapsettiğimiz fildişi kafesin kapısını açtı. Ben kendimi Mustafa’ya çok daha yakın hissettim. Onu, bronz atlar üstünde şaha kalkmış heykellerinden daha çok sevdim. Daha çok benimsedim. Eline sağlık Can Dündar.

MUSTAFA’NIN TARTIŞILACAK YÖNLERİ
Fikret Bila, Milliyet (30 Ekim 2008)
(...) Zaafları, zayıflıkları, hırsı, aşkları, sigarası, içkisi, dinden-imandan uzaklığı, Türkiye’den çekip gitmek isteğiyle perdeye yansıyan Mustafa’nın, Kemalistleri tatmin ve memnun edeceğini sanmıyorum. Buna karşılık, Kemal’den hazzetmeyenlerin ilgisini ve beğenisini daha fazla çekebilir. Tahmin ediyorum ki “Mustafa” bir “Kemal” tartışması yaratacak...

Vahdettin’i sevenler de filmden memnun kalabilirler. “Mustafa”da siyasi konulara girildiğinde soru işaretleri oluşuyor. Vahdettin konusu da öyle... Son Padişah Vahdettin’in vatan haini değil gerçek bir “vatansever” olduğunu savunanlar, onun, Atatürk’ü “vatanı kurtarmaya memur” ettiğini savunurlar. Nitekim, Atatürk’ün Samsun’a gitmeden sarayda Padişah’la yaptığı görüşme buna yorulur ve yeterli görülür. “Mustafa” filminin verdiği mesaj da bu yönde. Vahdettin, Mustafa Kemal Paşa’ya, “Paşa, devleti kurtarabilirsiniz” diyor filmde. Ama arkası gelmiyor. En azından, “Peki Mustafa Kemal için çıkarılan idam fermanında imzası bulunan bu Vahdettin değil mi?” sorusu gelecektir.








“Mustafa” insani yönleriyle anlatıyor Atatürk’ü ama siyasi alandan yapılan seçkiler genellikle tartışmalı konular. Güncel tartışmalar olduğu için bu konular tercih edilmiş izlenimi veriyor. Örneğin, Atatürk’ün son dönemlerde tartışılan ve PKK-DTP cephesinin sık sıkıya sarıldığı ünlü İzmit basın toplantısı konu ediliyor. Filmde, Atatürk’ün İzmit’te bazı gazetecilere yazılmamak üzere, “Kürtlere anayasal özerklik verileceğini söyledi” deniliyor. Bu konunun da arkası gelmiyor. İhtimal ki, filmin bu yönü de tartışmalara neden olacak. Güneydoğu’ya özerklik verilmesini isteyen PKK-DTP cephesi, filmin bu kesitini beğenecek ve ihtimal ki kullanacaktır.

(...) Mustafa’ değişik bir Atatürk portresi yansıtıyor. Can Dündar ve arkadaşları, Atatürk’ü insani yönleriyle anlatmak istemişler. Can Dündar ve arkadaşlarının gün ışığına çıkardıkları yeni görüntü ve belgeler, özellikle Atatürk’ün günlükleri, takdir edilmesi gereken gazetecilik başarısı. Can Dündar’ı ve ekibinin bu başarısını kutlamak gerekiyor. (...)

MUSTAFA HAKKINDA ÇOK ŞEY
Avni Özgürel, Radikal (1 Kasım 2008)
Atatürk’ün bütün hayatını anlatma derdine düşmek, filmi ortaokul tarih kitabı sınırı içine hapsetmiş. Sevgili Can’ın göz ardı ettiği bir husus, gerçekte bir değil birkaç Mustafa’nın olduğu.

(...) Sevgili Can’ın şimdiye kadarki yapımları açık söylemek gerekirse onun romantik üslubuna hayran, ürettiklerini huşu içinde seyretmeye hazır kitlelerin beğenisine sunduğu, TV ekranlarına, özel gösterimlere ve DVD piyasasına dönük, deyim yerindeyse bir tür ‘kapalı havuz ya da akvaryum’ projeleriydi. ‘Mustafa’ ise kelimenin tam anlamıyla ‘açık denizlik’ iş.

Alkışlamayı sona bırakıp eleştirilerimi söyleyeyim... Atatürk’ün bütün hayatını anlatma derdine düşmenin filmi Emin Oktay’ın ortaokul tarih kitabı ve kronoloji sınırı içine hapsettiğini söylemem gerek. Mustafa Kemal’in hayatındaki önemli dönemeç noktalarının çoğu ya bir iki cümleyle geçilmek zorunda kalınmış ya da büsbütün görmezden gelinmiş. Oysa Can Dündar yeteneğinde bir kalem Atatürk’ün özeli dahil zincirdeki halkalardan herhangi birinin üzerine gitse herhalde ortaya çok daha iddialı bir yapım çıkardı. Her şeyden biraz anlatmaya çalışmak lokanta tabiriyle ‘ortaya karışık/ şefin tabağı’ türünden bir şey çıkarmış.

Sevgili Can’ın bildiğinden emin olduğum ama her ne sebeptense göz ardı ettiği bir husus, gerçekte bir değil birkaç ‘Mustafa’nın olduğu. Örneğin, ‘Medeni Bilgiler’ kitabında yer alan la-dini cümleleri yazan da, İslamiyet ve Hazreti Peygamber’le ilgili en övücü değerlendirmeleri yapan da odur. Geçen asrın büyük din âlimi Elmalılı Hamdi Yazır’a hâlâ aşılamamış Kur’an tefsirini yazdıran, Buhari’nin hadis külliyatını tercüme ettirerek yayımlanmasını sağlayan kişidir Atatürk. Ve Elmalılı Hoca’nın Diyanet’le yaptığı sözleşmede yer alan, tefsirin nasıl hazırlanacağına dair maddeleri kaleme alan kişidir. Aynı durum arı dil yani Türkçe’nin sadeleştirilmesi meselesinde de, ‘Güneş Tarih Teorisi’ diye isimlendirilen maziyi farklı kalıba dökme girişiminde de vardır. Eski silah arkadaşlarıyla arası açılmıştır açılmasına ama bunda sadece ideolojik görüş ayrılığının etkisi olduğu söylenemez. Yani devrimlere muhaliftiler onun için araları açıldı derken de ihtiyatlı olmak gerekir. Doğru; kumandanlar muhaliftiler devrimlerin bazılarına. Harf inkılabına, şapka dayatmasına, hilafetin kaldırılmasına karşıydılar, ama aralarındaki soğukluk o zaman değil Sakarya Harbi sırasında başlamıştı. Enver Paşa’nın Batum’da muhtemel bir muvaffakiyetsizlik halinde Anadolu’ya geçip kendisini safdışı etmeye ve kumandayı ele almaya hazır beklediğini, üstelik kimi silah arkadaşlarının onunla temas halinde olduğunu öğrendiği günden itibaren uzaklaşmıştı Mustafa Kemal.
Alkışı sona bıraktığımı söylemiştim...

Eleştirilerime rağmen ‘Mustafa’ beni heyecanlandırdı ve açık söyleyeyim, izlemekten keyif aldım. Can’ın olağanüstü bir özenle ama aynı oranda cesaretle Cumhuriyet’in kurucusuna yaklaştığı şüphe götürmez. Su gibi akan sade bir metin, iyi bir kurgu ve altlarında çağlayan Bregoviç’in müziği.
Mustafa’nın sponsorluk konusunda gereksiz tartışmalarla hırpalanmasına üzüldüğümü de söylemek istiyorum. Kimi gazeteci arkadaşlarımızın, Can’ın geçmişte yaptığı, yazının girişinde ‘havuz/akvaryum projeleri’ olarak nitelediğim çalışmaları gündeme getirerek ‘Mustafa’dan imalı, kinayeli cümlelerle bahsetmeleri de hoş değil.

Filmle iki duvar yıkıldı
Üstelik ‘Mustafa’yla iki duvar yıkıldı.. İlki harcıâlem, makyaja dayalı benzetme gayreti ve genelde Milli Mücadele hikâyelerinin fonunda yansıtılmaya çalışılan Atatürk ilk kez dozunda, başarılı bir canlandırmayla sinema seyircisine sunuldu. Yıkılan ikinci duvar beyazperdenin belgeselle tanışması. Nesli Çölgeçen’in Milli Mücadele’nin son kahramanlarını belgelediği çalışma geliyor bunun arkasından. Umuyorum, diliyorum ki devam eder ve sinema salonlarını belgesel izlemek için dolduran bir seyirci kitlesi oluşur...

ATATÜRK VE ÇEVRESİNDEKİLER
Haşmet Babaoğlu, Sabah (10 Kasım 2008)
Nasıl tarihsel kişiliğini ve liderliğini görmezden gelemezsek... Atatürk’ü bir ” insan ” olarak algılamak ve anlamaktan kaçınacak kadar da ipin ucunu kaçıramayız. Buna hakkımız yok! Ama onu nasıl bir ” insan ” olarak tanıyacağız? Atatürk’ün yakınında bulunmuş insanlar tarafından dile getirilen anekdotlar ve hatıra külliyatı bu konuda bize yardımcı olabilir mi? Niye olmasın! Fakat o anekdotlara bakınca şöyle bir tablo görüyorsunuz: Çevresindeki insanlar öylesine eziliyor, büzülüyor ve silik davranıyor ki, sonunda Atatürk de tek boyutlu bir “masal kahramanı”na dönüşüyor. Ben işte tam da bu noktada çok ciddi bir kişisel dram ve ” yalnızlık ” görüyorum.
Bunu çok sıradan bir olayı aktaran anekdotla örnekleyeyim. Çankaya Köşkü’nün o zamanki bahçe mimarı Mevlut Baysal şöyle bir olay aktarıyor. “Bahçeyi düzenliyordum. Bir gün Atatürk, yaveri ve ben, bahçeyi dolaşıyorduk. Çok yaşlı ve gövdesi geniş bir ağacın, Ata’nın geçeceği yolu kapadığını gördük. Ağacın bir yanı dikçe bir yamaca, diğer yanı suyu çekilmiş havuza bakıyordu. Ata, ağacın havuza bakan yanına yaslanarak, karşıya geçti. Hemen atıldım: - Emrederseniz, hemen keselim Paşam! Bir an yüzüme baktı,sonra: Yahu, dedi, sen hayatında böyle bir ağaç yetiştirdin mi ki keseceksin ?” Şimdi burada Atatürk’ün söylediği sözün doğruluğu ve güzelliği üzerinde durup heyecanlanabilirsiniz. Haklı da olursunuz. Ama asıl üzerinde durulması gereken “emrederseniz, hemen keselim” tavrı değil mi?
Gerçekten insanlar liderler karşısında bir çırpıda koskoca ağaçları harcayacak kadar şakşakçı bir ezikliğe bürünüyorlar mı? Eğer öyleyse, o liderlerin bir gün ” Mustafa ” filmindeki Atatürk gibi “gidelim buralardan” duygusuna kapılacak kadar depresif bir ruh haline girmesi şaşırtıcı sayılır mı?

MUSTAFA TARTIŞMALARI
Murat Belge, Taraf (1 Kasım 2008)
(...) Mustafa Kemal’i gerçekten sevenler arasında, burada özetlemeye çalıştığım bu resmî tapınma havasından hoşnut olmayanlar var. Onlar, Mustafa Kemal Atatürk imgesinin toplumun bütününü ayağa kaldıracak bir imge olamamasını, bu resmî propagandanın genel sevimsizliğine bağlıyorlar. Doğal olarak, daha “insancıl”, daha “güler yüzlü” bir Atatürk imgesine ihtiyaç duyuyorlar. Değerlendirebildiğim kadarıyla Can Dündar da böyle düşünenler arasındadır. İnsanın en “insanî” kabul edilen çocukluk çağını filmine ana konu olarak seçmesi, böylece bu samimî “Mustafa” hitabına ortam hazırlaması, herhalde bu gibi kaygılara dayanıyordu.
Gene, “çocuk”luğun vurgulanması, asıl “tabu” konusu yılların eylemlerinden uzaklaşmaya da imkân tanıdı. (...)

Deniz Baykal, Atatürk’ün demokrat olduğunu, oysa Can Dündar’ın filminin onu “diktatör” gibi sunduğunu söylemiş. (...) Her toplum sevdiği, teşekkür borçlu olduğuna inandığı, siyasî veya değil, “büyük” saydığı insanları heykellerle anar, kitaplar, biyografiler yazılır. Ama demokratik ülkelerde bu işler ne kurulu bir sistem içinde yapılır, ne de bir sansür çerçevesinde. Türkiye’de Atatürk kültünün benzetilebileceği olgu, daha çok eski Komünist ülkelerde görülen önder kültüdür. Ama bu da, ancak bir dereceye kadar. Troçki, “Stalinist’lerden söz ederken, “epigon” kelimesini kullanır. Bu Yunanca kelime, kabaca, “taklitçi izleyici” anlamına gelir. Taklit edenin, taklit ettiğiyle aynı düzeyde olamadığını da ima eder. Troçki’ye göre “epigon”, taklit ettiği “idol”ünün belirgin bir özelliğini seçip alır ve bunu abartılı bir biçimde yaşatmaya veya sürdürmeye veya yeniden üretmeye çalışır. Troçki’nin hedef aldığı “Stalinistler” Stalin’i hunharlıkta geçmeye çalışıyorlardı. (...) Troçki’nin “epigonlar hakkındaki tesbiti oldukça isabetli. “Epigon”, önderin, çok zaman büyük bir kusur olan özelliğini alıp bağrına basar, öncelikle ona sahip çıkar. Bu determinizm, “epigon-üreten” kültürlere içkin bir determinizmdir. Onun için Deniz Baykal’ın -öteki sözlerinin yanı sıra- “Atatürk diktatör değil, demokrattı” sözü yerini buluyor. Deniz Baykal dahi hiç sanmam ki bunun böyle olduğuna inansın, ama “demokrasi işte bu” diyeceği nesnenin özelliklerini iyi biliyor.

MUSTAFA
Derya Sazak, Milliyet (30 Ekim 2008)
(...) Can Dündar, ‘Sarı Zeybek’ten bu yana Mustafa Kemal’i ‘siyah beyaz’ görüntülerin bize hatırlattığı 20. yüzyılın başlarındaki savaş yıllarının askercil liderleri arasından çıkarıp, çağı değiştiren, devrimci, barışçı, insani Atatürk kimliğiyle buluşturmaya çalışıyor. ‘Mustafa’ filminde hayatın içinden bir ‘portre’ çıkarmaya çalışıyor Dündar. Aşk ve özlem mektupları yazan, gülen, zeybek oynayan, hüzünlenen, öfkelenen, giderek yalnızlaşan, ‘Beni hatırlayınız’ diye not düşen bir Atatürk’ü de görüyoruz.

(...) Dündar, cumhuriyetin ilanı ile 1930’lar arasındaki ‘devrim’ yıllarında Atatürk’ün ‘diktacı’ kimliğine, Kürtlere özerklik sözünden yeni devleti inşa mücadelesinde ‘İslamiyet ile komünizm’i birleştiren ‘pragmatist’ siyasetine de göndermeler yapıyor. Bir çağdaşlaşma ve modernleşme projesi olarak Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşunun 85. yıldönümünde de sorunlarla boğuşuyor. ‘Mustafa’yı özellikle genç kuşaklar izlemeli.









KOVULDUNUZ
Perihan Mağden, Radikal
Bu bayram, sanatsal/sinemasal: yapıcılarını finansal olarak DA gönendirecek bir Cumhuriyet Bayramı oldu. Olacak yani. Can Dündar, mesela, Cumhuriyetin İçli Böreği olarak Susurluk’tan aldığı/duyduğu heyecanı, Ergenekon için duyamıyormuş. Hayret! Böylesi 1 araştırmacı dolgusalcı! Neden acaba? E; işin içinde yüksekyüksek generallerimiz olduğu için mi? 1 Numara hâlâ ortaya çıkarılmadığı, bir başka (daha alçak) general Rusya’ya tüymüş olduğu için mi? Genelkurmay, tarihçilerimize dahi açmaya kıyamadığı arşivlerini Müthiş Dolgusal AraştırmaElemanımız Can Dündar için açı açıvermiş: Ki, o da ‘Mustafa’ isimli, ay pek bi ‘controversial’, Mustafa Kemal’in insani yanlarını pek bir ortaya çıkartan filmini, Genelkurmayımız’ın DA cömert katılımlarıyla ortaya koyuversin diye. Artık gelsin okul gezileri Bu Film’e; gitsin Gülben Ergen’in lastik (ve fakat armalı) çizmeleriyle katkılandırdığı Dolmabahçe’de galalar! İş Bankası’nın Çocuk Mustafamız cömertçe kızkardeşi Makbule’yle karga kovalayan reklamlarına bakıyorum filan: Bizim Kemalizm’de olsun, Mustafa Kemal tapıcılığında olsun EKSİĞİMİZ Mİ VAR?

KANADIN VAR YERDESİN, HÖRGÜCÜN YOK DEVESİN
Engin Ardıç, Sabah (7 Kasım 2008)
(...) “Ey okuyucu! Bu kitabı alma ve okuma!” Az önce haber aldığıma göre, “CHP gençlik kollarının bağlı olduğu Internet linklerinde”, Can Dündar’ın “Mustafa” filmine “boykot” çağrısı yapılıyormuş... Almayın! Okumayın! Gitmeyin! Seyretmeyin! Öğrenmeyin! Tartışmayın! Düşünmeyin! Gerçeklere sırtınızı dönün, devekuşu gibi kafanızı kuma gömün. Nasıl olsa hayatınız “biz niçin başarılı olamıyoruz” diye ağlamakla geçti ve geçecek, hiç olmazsa kendinizi yormayın. Safsatalara sıkı sıkı sarılın: AKP göbeğini kaşıyan ayılara kömür dağıttığı için seçim kazanmaktadır, Eşref Bey büyük bir kahramandı, Atatürk de ağzına ne içki koyardı ne de sigara! Adam olamasanız da, rahatlarsınız...

DAHA DA BÜYÜDÜ
Engin Ardıç, Sabah (10 Kasım 2008)
Yıllarca uğraştım, bu günü görmek için... Çok şükür... Elbette “görsel” etki, yazılı basından binlerce kat fazladır. Televizyonculuk günlerimden bilirim. Yıllarca dil döktüm, Can Dündar işi kamerasıyla bir çırpıda bitirdi. Ellerine sağlık. Atatürk’ün uzaydan gelmediği, bir tanrı olmadığı anlaşıldı. Atatürk uyumaz, üşümez, acıkmaz, yorulmaz safsatası bitti. Demek ki onun da herkes gibi “zaafları” olabiliyor, o da hepimiz gibi içki ve sigara içebiliyor, seviyor seviliyor, küsüyor darılıyor, seviniyor üzülüyordu... Demek ki insanın bir üvey babası ve üvey kardeşleri olması utanılacak bir şey değildi, bu yüzden anasına kızması hatta küsmesi de son derece “insani” bir duyarlıktı... Demek ki o da böbrek taşı düşürebilir, kalp spazmı geçirebilirdi herkes gibi...Yapayalnız bir yetim çocuktan büyük bir önder çıkabiliyordu demek ki...
Demek ki onun da dar geçitleri, zor zamanları, başarısızlığın kıyısına kadar geldiği, herşeyinin pamuk ipliğine bağlı olduğu ters günleri olabiliyor, büyük bir önder bile gerektiğinde bunalabiliyor, sıkılabiliyor, kuşkuya da kapılabiliyordu... Sevdikleri ve sevmedikleri, dostları ve düşmanları elbette çıkabiliyordu... Çevresine çöreklenmiş olan bir sürü çıkarcı hergeleye burukluk ve hatta öfke de duyabiliyordu o büyük önder, hayatının son yıllarında... “Eserini” nasıl eğip büktüklerini, çarpıttıklarını görüp hayata bile küsebiliyordu...Yıllarca bunları anlatmaya çalıştım kot kafalılara. Her türlü haksızlığa ve hakarete de uğradım. Şimdi Can Dündar da uğramaktadır. Katlanacaktır bizim gibi.Evet arkadaşlar, savaş bitmiştir. Atatürk bu filmle küçülmedi, daha da büyüdü. Kemalistler yenildiler, Atatürk kazandı. Bugün gene bir 10 Kasım... O pırıltılı ve “trajik” adamın, o itilip kakılmış yetim çocuğun, o yanlışları ve doğrularıyla hepimizden daha büyük insanın ölüm yıldönümlerinden biri daha.
Ben onu severim. Gençliğinde parasızlıktan kestaneyle rakı içtiğini öğrendiğim gün daha da sevmiştim. Şimdi daha iyi tanıyınca siz de daha çok seveceksiniz artık.
Ölümünden yetmiş yıl sonra, Atatürk kazandı. Biz de bunun için didindik, hokkabazlar, çapsızlar, yeteneksizler, kaz kafalılar yenilsinler, o kazansın diye. Başardık Can... Başardın... O kazandı. Yani, Türkiye kazandı.


TURGUT ÖZAKMAN’LA DÖRT SAATLİK ‘MUSTAFA’ SOHBETİ
Can Dündar, Milliyet (13 Kasım 2008)
Turgut Özakman hocamla kitaplar, anılar ve yorumlar arasında unutulmaz bir 4 saat geçirdik. Evinden ayrılırken nihayet ‘Mustafa’ya ilişkin derli toplu, akademik bir değerlendirme dinlemiş olmanın keyfini yaşıyordum...

Geçen gün Turgut Özakman’ı televizyonda bizim Mustafa filminden sahneler üzerinde yorum yaparken görünce çok üzülmüştüm. Çünkü filmi izlemediğini biliyordum.
Ankara galasına bizzat davet ettiğim halde gelememişti. Sonradan karşılaştığımda da “Gelemedim, ama en kısa zamanda izleyip seni arayacağım, fikrimi söyleyeceğim” demişti. Araya zaman girdi. Filmle ilgili asılsız eleştiriler aldı yürüdü. Filmde olmayan sahneler bile bu internet-medya kampanyasında suçlama için kullanıldı. Sonunda Mehmet Ali Birand 32. Gün’de, “Mustafa” tartışması için Turgut Özakman’la beni davet edince, dün kapısını çaldım, “Hocam gelin şu filmi birlikte izleyelim” dedim. “Memnuniyetle” kabul etti ve beni evine buyur etti. Kitaplar, anılar, yorumlar arasında unutulmaz 4 saat geçirdik birlikte...

Şaşırmıştı, kuşkuluydu’
Özakman, annemin Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nden çalışma arkadaşıdır. Bir kez daha yazmıştım, annem sigara içmeye onun yanında alışmış; yıllarca da tiryaki olarak kalmıştı. O yüzden “Şu Çılgın Türkler”den önce de bizim evde hep “kulakları çınlatılan”, saydığımız bir aile büyüğü gibidir. Ankara Or-an sitesindeki evinde bu sıcaklıkla karşıladı beni... Eleştirilerin hepsini okumuştu. Hatta biraz da şaşırmıştı. Kuşkuluydu. “Seyredeceğim. Beğenirsem söylerim, beğenmezsem de söylerim, haberin olsun” dedi. Zaten aksi düşünülebilir miydi? Kuşkuluydu. “Seyredeceğim. Beğenirsem söylerim, beğenmezsem de söylerim, haberin olsun” dedi. Zaten aksi düşünülebilir miydi? ‘Hayret hayret hayret!’ Birlikte izlemeye koyulduk. İzledikçe gözlerine inanamadı. “Böylesine acımasızca yerden yere vurulan, hakkında kampanyalar açılan film bu mu”ydu? “Ne vardı ki bunda?” “Hayret...hayret...hayret...” diye tepkisini gösterdi Turgut Hoca... Bu kampanyanın nasıl açıldığına inanamadığını söyledi. Önündeki internet mesajlarında suçlanan sahneler, filmde yoktu bile... İzlerken sorular sordu, notlar aldı. Eleştirileri, katılmadığı noktalar yok muydu? Vardı; hem de pek çoktu. Ama bunun iyi niyetli ve titiz bir çalışma olduğunu, bir “ilk film” olmasından kaynaklanan kimi beklentileri karşılayamamamasının doğal sayılacağını, bazı küçük düzeltmeler yapılsa çok daha amacına uygun bir film haline gelebileceğini söyledi. Bazı şeylerin söylenmesini “erken” ya da “zamansız” buluyordu. Bazı bilgilerin şu ortamda Atatürk’e zarar vermesinden korkuyordu. Ama film aleyhine karalama kampanyası yürütenlere, “Bu filme gitmeyin” diyenlere kesinlikle hak vermiyordu.

‘Haksızlık ediyorlar’
Bunları, dün akşamüzeri banda kaydedilen, bu akşam yayımlanacak “32. Gün” programında da söyledi: Bütün eleştirilerini, maddi hata saydığı yerleri, yanlış anlaşılmasından endişelendiği sahneleri, kendi deyimiyle “bir hoca gibi, bir baba gibi”, müşfik bir yaklaşımla birer birer, madde madde sıraladı. Düzeltilmesini istedi.
Cevaplarımı sabırla, anlayışla dinledi. Ama sonunda “filme haksızlık edildiğini” söyledi; büyük emek ürünü olduğunu teslim etti. “Dediğim noktaları mutlaka düzelt. Ben de eşimi alıp sinemada da izlemeye gideceğim” diyerek beni uğurladı. Torunu da filme gitmemiş, ama filmde Atatürk’ün sigara tiryakisi gibi gösterildiğini duymuş, üzüntüsünü dedesine söylemişti. “Seni görse sana da söyleyecekti” dedi Turgut Hoca... “Ben de onu görsem, dedesinin anneme kötü örnek olduğunu söylerdim” dedim; bir kahkaha attı. “Film, Atatürk’ü sigara içerken gösteriyor” diye bana dava açanların, evlerde sigara içki içerek çocuklarına kötü örnek olan ana babalara da dava açması gerekmiyor muydu? Filmi eleştirmek için program yapanların, makale yazanların, söz söyleyenlerin, “meslek etiği gereği” önce eleştirdikleri filmi görmeleri gerekmiyor muydu? Özakman’ın evinden ayrılırken hem yarım yüzyılın imbiğinden süzülmüş bir birikimden yararlanmanın gururunu taşıyordum, hem de (nihayet) filme ilişkin derli toplu, akademik bir değerlendirme dinlemiş olmanın keyfini... Aklımda, giderayak şefkatle kulağıma fısıldadığı şu söz kaldı en çok: “Sabır... ya sabır!”

ARAMIZA HOŞGELDİN ATATÜRK
Baskın Oran, Radikal 2 (9 Kasım 2008)
Atatürk’ün mesela sıkı içici olduğunu bilmeyen yoktu, yalnızlığını Falih Rıfkı Atay ve Şevket Süreyya Aydemir gibi en yetkili Kemalist kalemler döne döne yazmışlardı. BASKIN ORAN Niye şimdiye kadar kimsenin Atatürk filmi yapmadığı anlaşıldı. Uçuşan internet iletilerinden biri “Can Dündar bir Ermeni olarak-./’ diye başlıyor, bir diğeri “Lütfen özellikle çocuklarınızı bu filme götürmeyim Sizde gitmeyin” (-de eki bitişik, tabii) diye uyarıyor, bir tanesi de artık olayın adını koyuyor: “Benim de bir Mustafa Kemal Atatürk’üm var ve bunu değil Can Dündar, Allahı gelse benden kimse alamaz”.

Bu “Lütfen Çocuklarınızı Götûrrneyin” filmini ben göreli hem çok oldu, hem de her yıl görürüm. Her yıl dediğim, Mülkiye ikinci sınıfta Atatürk’ün nitelikleri bahsini dinlerken yatılı okuldan dönünce evde bir üvey baba bulduğunu duyan öğrenciler inanamazlar. Birbirlerine bakarlar. Göreli çok oldu dediğim ise biraz daha sivri. Tarih 1996. Geçen yıl kaybettiğim ablamın mezunlar derneği başkanı olduğu İzmir Amefikan Koleji’nde konferansa çağırmışlar, konuşma sırasında sanki bugünü bilmiş gibi Atatürk’ün totemleştirilmesinin her şeyden önce bu büyük adama zararlı olduğunu söylüyorum: “Atatürk’ü frize öyle bir öğrettiler ki sesi güldür güldürdür, boyu dev gibidir. Böyle bir imaj oluşturdular kafamızda. Şimdi, bir çocuk Onuncu Yıl Nutku’ndaki sesi duyunca hayal kırıklığına uğrarsa çok mu iyi olur? Boyunun en fazla orta olduğunu, bu yüzden bütün resimlerde gruptan bir adım önde durduğunu öğrenirse kafasındaki Atatürk imajı ve ona bağlı olarak Atatürkçülük zarar görmez mi? İnsan’ı ortadan kaldırmanın mantığı var mıdır?’ 0 gün ardı ardına iki olay patlak verdi. Bir öğrenci babası ben konuşurken kalktı ve “Beyfendl, siz de pek uzun sayılmazsınız hani!” diye bağırdıktan sonra dolu salonu güm güm güm terk etti.

Bu komikti; zaten gülüşmelere yol açtı. Şu ise trajikti ve biraz ürpertti: Bir kız öğrenci fırladı ön tarafa, oturan velilere ve öğretmenlere hitaben “Bize Atatürk’ü nasıl anlattınız yıllardır! Bunu nasıl yaparsınız! Bizi nasıl aldatırsınız!” diye hıçkırarak bağırmaya başladı. Zaten o günden sonradır ki bir daha liselerde konferans kabul etmedim. İnsanî zaaflar, politikacı lider Filmi görmüşsünüzdür. Veya daha iyisi, en şiddetle eleştirenler gibi hakkında yazılanları okuyarak kanaat oluşturmuşsunuzdur. Ulu Önder gençliğinde büyük şehirle ilk tanışışında eğlenceye dalıyor, derslerini aksatıyor. Mum bitince hizmet neferine “Ben karanlıkta yatamam çocuk, bir çare bul” diyor. Meclis 1920’de ilk açılırken Cuma gününe rastlatıp Sakal-ı Şerif çıkartıyor, Vilayet’te hatim indirtiyor. Duruma hakim olunca tersini yapıyor: “İslamiyet Türk milletinin milli bağlarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu” diyor. Bazen Sovyetleri, bazen Kürtleri pohpohluyor “Müslüman kardeşlerim, Komünist yoldaşlar! Yakın bir gelecekte bütün İslamiyet komünizm ile birlik olarak onların intikamını alacaktır!”. Sık ağlıyor. “Bir kadını idare edemedim” diye yakınıyor. İlk cumhurbaşkanı seçildiğinde çok kısa teşekkür edişinin sebebini yıllar sonra açıklıyor: “Çünkü dişlerimi yeni çektirmiştim. Yeni dişler konuşurken ıslık gibi bir ses çıkarıyor ya da ağzımdan düşüyorlardı”. Muhalefeti sıfırlıyor. Her yere heykellerini diktiriyor. Her sözü kanun. Heykeller çoğaldığı oranda yalnızlaşıyor.
“Beni Unutmayınız/Beni Hatırlayınız” diyor. Akşamüstüleri uyanıyor, tek başına bilardo oynayarak sofra zamanını bekliyor: Günde 1 büyük rakı, 3 paket sigara, 15 kahve içiyor. Özellikle, “Beni Çankaya’nın kayalıklarına, Dolmabahçe’nin karanlık odalarına hapsettiniz” diye yalnızlıktan şikayet ediyor. « Bunları birleştirin, iki şey çıkıyor: Kaçınılmaz pragmatizmiyle Bir Politikacı v.e doğal zaaflarıyla Bir İnsan.

Neden bu kadar paniklediler? Bu filmi emperyalizmin Türkiye’deki oyunlarına yormaları saat meselesiydi. ADD İsparta şube başkanı “CIA ajanı Fuller patentli, Soros destekli” olduğunu bize açıklayarak bu boyutu da tamamladı (Taraf, 04.11.08). Böylesine hırçınlaşmanın sebepleri derinlerde olmalı: 1) Tam, Sakallı Celal’in “Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur” dediği durum. Sembolik olarak söyleyeyim; Atatürk’ün karanlıktan korktuğunu duyanlarda sarsıntı büyük oldu. Oldu da, bunlar ne kadar yeniydi? Hiç değil. Çünkü hem Atatürk’ün mesela sıkı içici olduğunu bilmeyen yoktu, hem yalnızlığını F. R. Atay ve Ş. S. Aydemir gibi en yetkili Kemalist kalemler döne döne yazmışlardı, hem de şimdi “Nerdeee o film, nerde bu!” diyenlerin özlemle andıkları Sarı Zeybek de tam bir insan öyküsüydü: Hastalığının son 300 gününü anlatıyordu.

2) Anlatıyordu ama, ilâh’ın siyasal boyutlarına dokunmuyordu. Mustafa dokunuyor.Hem de, şu anda zaten dizginlerinden boşanmış vaziyetteki Sevr Paranoyası’nın temel iki unsuru olan Kürt ve İslam konularına. Filmin “M. Kemal Kürtlere özerklik vaat etti” demesine kimseler inanmadı. Şuraya yazıyorum, “Sözde özerklik vaadi” icadının eli kulağındadır. Ama filmdeki “haber” doğru. Okuyalım: “Binaenaleyh, başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu mucibince (md. ll’den bahsediyor) zaten bir nevi mahalli muhtariyetler (yerel özerklikler) teşekkül edecektir. 0 halde hangi livanın (ilin) ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir”. Dahası, hesaba katılmazlarsa Kürtlerin sorun çıkarabileceği uyarısı var: “Bundan başka, Türkiye’nin halkı mevzuubahs (söz konusu) olurken, onları da beraber ifade lazımdır. İfade olunmadıkları zaman, bundan kendilerine ait mesele ihdas etmeleri daima variddir”. Ocak 1923 İzmit babın toplantısının orijinali. Hep sansürlenmişti, 2000’e Doğru 1987’deki 35. sayısında ilk defa açıkladı. Ama yine Sakallı Celal hikâyesi. İnsanların ne bundan haberleri var, ne de haberleri olsun istiyorlar. “Tahsil”leri öylesine kavi ki, M. Kemal’in Kürtlere özerklik vermeye hiç niyetli olmadığının, bütün amacının Kürtlerin o sırada sorun çıkarmamalarını sağlamak olduğunun farkında bile değiller. Duyacak inanacak halleri yok. Onlar ancak Che Guevara’nın Bolivya’da vurulduğu zaman çantasından Nutuk çıktığına inanırlar (bunu ayrıca yazı konusu yapacağım). Yahu, ne uğraşıyorum, adam sözü bitirmiş: “... bunu değil Can Dündar, Allahı gelse benden kimse alamaz”. Rabbim imansız bırakmasın.

Esas olay nerede? 3) Esas nedeni galiba bizzat Atatürk’ün, filmde dinlediğimiz 1 Kasım 1937 son Meclis nutkunda aramak lazım: ”[Prensiplerimizi], gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz””.
Siyaset bilimi terminolojisiyle söylersek, iktidarı gökyüzünden yeryüzüne indirmekten bahsediyor. Machiavelli (1469), Bodin (1529) ve Hobbes (1588) gibilerinden öğrendiğimiz Tanrı’dan Prens’e geçiş bu! Atatürk’ün en büyük yapıtı! İktidarı yeryüzüne indiriyor, çünkü gökte durduğu sürece din adamları Allah’ın dudaklarından konuşmaya devam edecekler, “Allah böyle buyurdu” diye kesip atacaklar. Nasıl itiraz edeceksin?

Geldik. Tam burası. Ortadoğu’da burjuvazi olmadığı için sekülerleşme zaten çok zor, Ata’nın sağlığında dikilen onca heykelin de büyük yardımıyla 1960,1971,1980 askerî darbeleri Atatürk’ü Kitab-ı Mukaddes’iyle (Nutuk) ve Kutsal Kudüs’üyle (Anıtkabir) komple bir Hz. İsa yapıp çıktı. Hz. Muhammed veya Hz. Musa değil Isa; çünkü o diğer ikisinden farklı olarak aynen Eski Mısır firavunları gibi yarı-tanrısaldı. Şimdi Mustafa, Kemalistlerin zaman içinde tanrılaştırdıkları Atatürk’ü gök’ten yer’e indiriyor. Galiba esas kavga, “Atatürk böyle buyurdu”nun artık zorlaşacak olmasından. Can Dündar, akıllı Kemalizm yaptığı için öteki Kemalistler tarafından çarmıha geriliyor. Hepsi bu.

CAN DÜNDAR’IN ELİNDEKİ TABAK
Rıdvan Akar, Birgün
Sarı Zeybek (1994) Yaveri Atatürk’ü Anlatıyor, Salih Bozok (2001) Yükselen Bir Deniz (2002) Mustafa Kemal Aramızda (2003) Can Dündar’ın Mustafa Kemal ile ilgili yazdığı kitapların bir listesi, ismet Paşa (2006) kitabı da büyük ölçüde Mustafa Kemal döneminin bir alt okumasını içeriyor. Sitesine girdim. Sadece 2003 yılına kadar 1117 tane Atatürk üzerine yazı yazmış. Bugüne kadar 30 kitabı yayınlanmış. Günlerdir ‘Mustafa’ üzerine yazılıyor çiziliyor. Baklava dilimlerine dönüşen bu ülkenin fikir haritası bu filmle iyice atomize oldu. Dündar film piyasa çıkmadan önce “kendi Mustafa’sını anlattığını açıkladı. Dolayısıyla izleyeceğimiz film onun yorumuydu. Ancak film vizyona girdiğinde, sanki bu izahat hiç yapılmamışçasına ölçüsüz bir saldırının öznesi oluverdi. Dündar’ın belgesel ile ilgili seçtiği dönemler ve yorumları Atatürk düşmanlığı olarak sunuldu. Oysa ki Can Dündar’ın aynı zamanda beş bölümlük bir Atatürk belgeseli hazırlığı daha vardı. Haliyle 115 dakikalık bir filmde bir yaşam öyküsünden çok, bir derleme sözkonusu olabilirdi. Can Dündar’a niçin kızdılar? Yukarıdaki kitaplarına övgü dizenler, gözyaşlarıyla okuyanlar, Mustafa Kemal ile ilgili önceki çalışmalarını öve öve bitiremeyenler niçin kızdılar? Niçin? Günümüz enetelektüel coğrafyasında herkesin bir idolü var. idöl ulvi kişi olarak konumlandırdığında meftunları da aynı dokunulmazlık payesini elde ediyor. Ya da ettiğini düşünüyor. Mustafa Kemal ise bütün bu coğrafyanın yaratıcısı kabul ediliyor. Yani “varlığımızı borçlu olduğumuz” insan olarak görülüyor. Keza toplumsal yapının çimentosu, ahde vefanın adı ve muassır medeniyet/laiklik hedefinin simgesi kabul ediliyor. Zira dönüp baktığımızda Kemalizmin abc’si kabul edilen uktelerin yerinde yeller esiyor. Cumhuriyetçilik çoktan cumhuru sürüye indirgedi.
Devrimcilik çoktan hapislerde çürüdü. Devletçilik çoktan serbest piyasa ekonomisi ve küreselleşmeye kurban edildi. Halkçılık çoktan gıda paketi ve kömürle satın alındı. Laiklik çoktan 12 Eylül rejimi eliyle törpülendi. Milliyetçilik çoktan MHP’ye tahvil edildi. Haliyle geriye Mustafa Kemal’den çok lise tarih kitaplarından bir adım öteye geçmeyen bir lafız kaldı. Can Dündar bu lafzı genişletme ve güncelleştirme cüretini gösteren kişidir. Bugün yaşadığımız en yapısal krizlerle ilgili Mustafa Kemal’in görüşlerini bizlerle buluşturdu. Kürt Sorunu, demokrasi, din gibi bugün hala didiştiğimiz konularla ilgili onun görüşlerini aktardı. Suçu budur. Can Dündar’ın yaptığı Atatürk’ü gökten yere indirerek insanileştirilme çabasıdır. ‘Erişilmez olanı’ saygı ve şükran duyulana dönüştürme çabasıdır. “Dogma değilim” diyeni tartışılır kılma çabasıdır. Halit Kakınç yazmıştı. 14 yaşındaki oğlu filmi seyrettikten sonra, “Kendisini severdim. Benim gibi normal biriymiş, şimdi daha çok sevdim” demiş.
Hergün yuvaya giderken çocuklarım Atatürk’ün onlarca fotoğrafının olduğu Ortaköy yolunu katediyor. Bir defasında kızım “baba Atatürk çok iyi bir insanmış. Eve davet edelim, yemek yiyelim” demişti. Can Dündar masamıza işte o tabağı koyan kişidir.

‘MUSTAFA’ TÜRKİYE’Yİ BÖLDü
Independent
“Belgesel hiçbir tabuyu yıkmıyor ancak Atatürk’ü çalışkan, aşırı alkol tüketen, kendisini kurduğu ülkeden giderek daha ayrık hisseden, melankolik bir adam olarak resmediyor. Bazı radikal laikler, filmi, Batı’nın Türkiye’nin Kemalist ordusunu zayıflatma komplosunun bir parçası olarak görüyor.”

Atatürk’ün sigara içtiği sahnelerle ilgili olarak iki doktorun dava açacağı bilgisine de yer veren haberde, belgeselin yönetmeni Can Dündar’ın Atatürk’ün tartışılabileceği bir ortam yaratmak istiyor olabileceği, Dündar ve kendisi gibi düşünen kesimlerin Atatürk’ün günceleri ve mektuplarının arşivlerden çıkarılıp kamuoyuna sunulmasının vaktinin geldiğine inandığı belirtiliyor.

KEMALİZM KALMADI, MUSTAFAİZM VERELİM
Yıldıray Oğur, Taraf
80 darbesi bu Atatürk’ü de beğenmeyip depoya kaldırdı ve kendi Atatürk’ünü yarattı. Bu Atatürk, o yıllarda her yere asılan kürklü kabanlı o meşhur Atatürk resmi gibi o kadar can sıkıcı, öylesine iç bunaltıcı resmi bir Atatürk’tü ki, o yıllarda gayri-resmi tarih zirve yaparken, 90’ların başında artık Atatürkçülük dibe vurmuştu.
Ta ki Refah Partisi’nin yerel seçim başarıları ve Uğur Mumcu’nun öldürülmesiyle yükselen laik duyarlılıklarla Atatürk’ün bir popüler kültür imgesi olarak yeniden keşfedilmesine kadar. Atatürkçü Düşünce Dernekleri, ÇYDD’ler öncülüğünde diğer laik aydın cinayetleriyle arada alevi harlanan, 28 Şubat ile zirve yapan bu yeni “Rozet Atatürkçülüğü”, Kemalizm’i belki de tarihinde ilk kez popüler bir ideoloji yaptı, orta-üst sınıfları mobilize etmeyi başardı.

İşte Can Dündar tam da bu yeni nesil Atatürkçülerin/ Atatürkçülüğün ihtiyaçlarını karşılayan başarılı işlere imza attı. Talep mi arzı doğurdu, arz mı talebi yönlendirdi bilmiyoruz. İşte böyle bir tarihsel anda Kemal Atatürk’ün imdadına yetişti küçük Mustafa. Bakalım sevimli, masum, yanaklarını sıkasımız gelen öksüz Mustafa, öfkeli, sevimsiz, yaşlı, darbeci Kemalizm’i bize unutturabilecek mi? Bakalım bu Mustafa-Kemal kavgasından geriye İttihatçı Matematik hocasının Kemal’i mi, İslamcı Zübeyde Hanım’ın Mustafa’sı mı kalacak? Yoksa Mustafa, Can Dündar’dan Ergenekon önlerinde nefessiz bırakılmış Kemalizm’e yeni bir hayat öpücüğü mü?

«MUSTAFA» BİR BAŞLANGIÇTIR
Radikal - Hakkı Devrim
Can Dündar’ın Türkiye için Atatürk’ün anlamı konusunda bizi tek hamlede bir kaç adım ileri götürdüğü dün televizyonlarda kulak verdiğim 10 Kasım konuşmalarından, tartışmalarından da anlaşılıyordu. Can’ın yanaklarından öperek söyleyeyim, ki bu sevinmemiz gereken bir yeni açılımdır. İhtiyaç duyduğumuz bir tartışma ve yeniden düşünme ortamıdır. Değerlendirebileceğimizi umalım! - Peşinen söyleyeyim: Vay efendim!.. diye başlayacaklar hiç umurumda değil. - Sen Atatürk’ün yeniden değerlendirilmesini mi istiyorsun, diyene cevabım var. Bu suali cevaplamak benim için de bir ihtiyaç çünkü... Atatürk’ün buna ihtiyacı yok. Bizim yetmiş yıldır bir adım ileri gidemeyen, Atatürk’ü algılama alışkanlığımızdır ki gözden geçirilmeye, gerçeklerle buluşturulmaya sahiden muhtaç. (...)

BİZİM ‘MUSTAFA’...
Hasan Celal Güzel, Radikal (9 Kasım 2008)
Bizim ‘Mustafa’... Efendim, Atatürk’ün asıl adı Mustafa’dır. İstatistiklere göre, Türk Milleti, Mehmet ve Ahmet’ten sonra en çok ‘Mustafa’ adını kullanıyor. Benim de dedemin, büyük dedemin, kardeşimin ve oğlumun adı Mustafa’dır. Hiç şüphesiz çok anlamlı olan ‘Kemal’ adının nasıl ‘Mustafa Kemal’ olduğunun hikâyesini bilirsiniz. Kemal, sanki Atatürk’ün resmî hüviyetini, Mustafa da halka yakın hüviyetini aksettirir gibidir. Bir ara, ‘Dil Devrimi’ sırasında heceler arası uyum gerekçesiyle ‘Kemal’, ‘Kamal’ olarak kullanılmıştı; hattâ bu isim kitaplara dahi konulmuştur. Zübeyde Hanım’ın küçük Mustafa’sı , bizi Atatürk’ün insanî sıcaklığına yaklaştıran; O’nu soğuk heykel kaidelerinden indirip yanımıza, aramıza getiren bir sevgi rumuzu gibidir. Can Dündar’ı tanır ve severim. Benim gibi, yazılarının müptelâsı olanlar, bazen kelimelere döktüğü lirizminin tadına varanlar, ne kadar sevgi dolu ve duygulu bir şahsiyeti olduğunu bilirler. Can Dündar da benim gibi Mülkiyeli’dir ama düşünce dünyalarımızın menşei farklıdır. Lâkin, iştirak etmediğim bazı görüşlerine rağmen, onun kabiliyetini, dürüstlüğünü ve samimiyetini her zaman takdir ederim.
Can Dündar, Türkiye’de Atatürk’ü en çok seven ve anlayan kişilerin başında gelir. Atatürk hakkında hepimizi duygulandıran ‘Sarı Zeybek’ adlı eserinden sonra gerçekleştirdiği ‘Mustafa’ filmi, tek kelimeyle bir ‘şaheser’ olmuştur. Dündar, bu filmiyle Atatürk’ü donuk bir tunç heykel olmaktan çıkarmış, O’nu milletin gönlündeki hakikî yerine oturtmuştur. Can Dündar’ın Atatürk’ü, bize göklerden bakan bir efsane değil, artık ‘Bizim Mustafamız’ olmuştur. Dündar’ın bu eseri, Atatürk’e ve O’nu sevenlere gerçek bir ‘10 Kasım Armağanı’dır.

TARİHTEN VE BELGEDEN KORKAN DEVLET
Ayşe Hür, Taraf (9 Kasım 2008)
ŞANSLI GAZETECİ
Can Dündar’ın Mustafa adlı filmini henüz göremedim, ama film hakkında öyle çok yazı yazıldı ki, filmi görsem bile anlatmamı isteyeceğinizi sanmıyorum. Ama film dolayısıyla artık herkesin öğrendiği bir gerçeğin altını çizmek istiyorum. O da, Can Dündar’ın incelemesine izin verilen Atatürk’ün Not Defterleri’nin (ve Atatürk’e ait pek çok belgenin) neredeyse 70 yıldır sadece kamuoyundan değil tarihçilerden ve araştırmacılardan bile saklandığı gerçeği. Yıllardır Atatürk’ün, 1904’ten 1938’e kadar cebinde taşıdığı küçük defterlere not tuttuğu söylenir ama bu defterler kaç tanedir, içinde neler vardır, hangi yıllara aittir, nerede saklanır, buralara nereden ve nasıl gelmiştir gibi konular adeta bir muammadır. (...)
ŞANSLI ARAŞTIRMACI
Yakın zamana kadar 32 defter olduğu ve bunların ATASE, Anıtkabir ve Cumhurbaşkanlığı arşivlerinde dağınık olarak bulunduğu sanılırken, 2006 yılında Genelkurmay (ATASE) Arşivi yetkilileri, kendilerinde 34 defter olduğunu, bunların 12 ciltte toplandığını, şimdiye kadar 6 cildin satışa sunulduğunu, diğer 6 cildin ise yayım aşamasında olduğunu açıklamışlardı. Ama ne hikmetse, ‘6 cildin yayım aşaması’ bir türlü tamamlanamadı. Öte yandan, Can Dündar’a kadar, ATASE’deki 24 defter üzerinde çalışarak 1987’de bir master tezi hazırlayan Emekli Albay Ali Mithat İnan’dan gayri hiçbir araştırmacı defterlerin aslını görme şerefine nail olamadığı için, ATASE’nin yayımladığı ciltlerde sansürlenen yerler var mı kuşkusu giderilemedi. Öte yandan o defterlerde tam olarak ne yazıldığını öğreninceye kadar, Mustafa Kemal Atatürk’ün saklanması gereken ne gibi sırları, defoları olduğunu merak edenlere hak vermemek mümkün değil. (...)

MUSTAFA’YI İYİ BİLENLER
Mine G. Kırıkkanat, Vatan (7 Kasım 2008)
Can Dündar’ın belgesel film çalışması Mustafa’yı 27 Ekim’de Dolmabahçe’de düzenlenen gala gecesi izledim. Mustafa’sıyla, Kemal’iyle çerçevelenmesi çok güç bir dâhi, tarihin akışını, dünyanın niyetini ve Türklerin kısmetini değiştirmiş Atatürk’ün insan olduğunca insanüstülüğünü tek bir filme sığdırmak mümkün mü? Elbette hayır. Can Dündar’ın belgesele çizdiği çerçeve ve odaklandığı açıdan başarılı bir çalışma yaptığını düşünüyorum.

Ben mi cahilim, yoksa başkaları çok bilmiş numarası mı yapıyor bilmiyorum, ama şahsen Mustafa filminden Atatürk hakkında bilmediğim pek çok ayrıntı öğrendim. Örneğin Fransızca, ‘yazım’la malul bir dildir. Çoğu Fransız, doğru konuşur, yanlış yazar. Oysa Atatürk’ün Corinne’e yazdığı mektuplarda, ekranda görebildiğim kadarıyla Fransızca yazım kusursuzluğuna hayran kaldım. Örneğin cahil şahsımın 1985 yılında, İspanya’da ‘astrofizik’ konulu bir konferansta keşfedip benimsediği ‘Tanrı’ tanımına ve insanı Tanrı’nın bir parçası olarak kaderini değiştirmeye yetkin kılan bilince Atatürk’ün seksen küsur yıl önce varıp, olağanüstü sağlamlıkta bir mantık ifadesiyle yazıya döktüğüne, sevinçle şaşırdım!

Mustafa filminden çıktığımda, dul annesinin ikinci evliliğini içine sindiremeyen bir çocuğu, aptallık ve geriliğe tahammül edemeyen bir dehanın uğruna baş koyduğu ideale varmak için sabırsızlığını, hızına yetişemeyenlerin yanındaki kaçınılmaz yalnızlığını ve yalnızlığın kendisini ister istemez sürüklediği aşırılıkları daha çok seviyordum. Başka bir deyişle, Atatürk’ü daha çok seviyorum artık.

Film hakkında tek eleştirim var, o da müziğinin Goran Bregoviç’e ısmarlanmış, ‘uçakta besleteyiverdi’ diye övünülmüş olması. Bir, böylesi iddialı bir filmin müziği şıpınişi bestelenecek kadar ciddiyetsiz olmamalıdır. İki: Goran Bregoviç, sekiz yıldan beri yeni beste yapamıyor, zaten Mustafa’da kullanılan temalardan biri fena halde Arizona Dream kokuyor, öteki de Sezen Aksu’nun ’Düğün ve Cenaze’albümünde, üzerine Gül isimli şarkının okunduğu, zaten o şarkıya da yine Bregoviç’in eski bir ’soundtrack’inden oturtulmuş bir ’remake’. Oysa Türkiye’de bu filme beste yapacak genç ve güçlü besteciler var. Fatih Akın’ın dünyaya ‘Crossing The Bridge’ filmiyle tanıttığı müzik potansiyeli ortadayken, Mustafa filmi için oportünist bir yaklaşımla, illa ki Boşnak ve ’dünyaca ünlü’diye Goran Bregoviç’in bayat besteciliğine başvurulmasını (herhalde tonla da para ödenmesini) pek anlayamadım. Ama Can Dündar, “Eğer Türk besteci seçersem niye biri değil de öteki derler, başımın etini yerler,” diye düşündüyse haklıdır. Çünkü cephe geniş: Cumhuriyetçiler ve cumhuriyet düşmanları, belki de ilk kez birleştiler, filmi yerden yere çalıyorlar. Atatürk’ün çağdaşı olsa süpürgeyle kovalayacağı adamlar (örneğin Ahmet Hakan) bile Atatürk’e dair bir filmden nasıl para kazanılmamalıymışın dersini veriyor, para konusuna girmeyenler de Atatürk’e dair film nasıl yapılmaz, nasıl yapılırı öğretiyorlar. Pes! Oysa Atatürk’ten bir değil, bin belgesel çıkar. Can Dündar’ın Mustafa’sını beğenmeyenler Kemal, Kemal’i beğenmeyenler Atatürk filmi yapabilirler. 70 yıldır ilk girişeni taşlamak için mi beklediler?

CAN DÜNDAR’A
Reha Muhtar, Vatan (30 Ekim 2008)
(...) Bir ufak kuşkum var ki filmi görmeden sana söylemeliyim...
Bu soru aynı zamanda filme gitmeye hazırlanan her insanın merak edeceği bir sorudur...
1) Kesinlikle aynı düşünüyoruz, insanlar putlaştırılmamalı, insanî özellikleri, zaafları ortaya konmalı...
2) İnsanlar etten kemikten insan gibi algılanmalı, yalnızlıkları, korkuları, içtikleri rakıları, kırdıkları potları da milyonlarla paylaşılmalı...
3) Devir öyle bir devir, hayat ve insanlar artık şeffaftır...
4) Ve fakat içimi fena halde kaşıyan bir korkum, bir ürpertim var...
5) İnsanî zaaflar ya da özelde gizli kalmış hayatlar ortaya çıktığında, bütün bir hayatı etkisi altına alırlar...
6) Bir gün birisi Can Dündar’ın belgeselini yapacak olsa, sen hangi yaptıklarının senin isminin haksız yere önüne geçmesini istemiyorsan, sen de bir başkasının belgeselini yaparken, bazı özel ayrıntıları o kişinin özelliklerinin önüne geçirmeyeceksin.

TAPINMAYALIM... ATATÜRK’Ü SEVELİM
Nazlı Ilıcak, Sabah (3 Kasım 2008)
(...) Can Dündar “Mustafa” filmiyle “putu” değil ama, bazı tabuları yıkıyor. “Put”, yerli yerinde. Zira o film Atatürk’ü yüceltiyor; bunun yanı sıra sevdiriyor da.
Babasını kaybedip, dayısının yanına sığınan küçük Mustafa için, yüreğim yandı. Dolmabahçe’deki odasından, bir 29 Ekim’de, Harp Okulu talebelerinin söylediği “Dağ başını duman almış” marşını dinleyen yorgun ve hasta Atatürk için ağladım. Sonu belli olan bir dokümanterdi seyrettiğimiz; buna rağmen, 10 Kasım’da ölümünü gösteren sahnede sanki daha dün bir yakınımı kaybetmişim gibi gözyaşlarımı tutamadım.

“Atatürk’ü, bir inatlaşmanın, bir kavganın tarafı yapmayın” dememiz bundandır. 28 Şubat sürecinde, dindar olduğu farz edilen kimselere, meselâ başörtülü kızlara “Atatürk’ü sever misin?” diye sorarlardı. Daha öncesine gidelim, “Seni sevmek bir ibadettir” cümlesini sarf eden, Atamızın mumyasını terk edildiği Etnografya Müzesi’nden alıp, törenle Anıt Kabir’de toprağa veren Celâl Bayar bile Yassıada’da, diğer Demokrat Partili arkadaşlarıyla birlikte, “Atatürk düşmanı” olmakla suçlanmamış mıydı? 1981’de, 12 Eylül döneminde, bir yıl boyunca, “Atatürk 100 yaşında” kutlamaları düzenlendi. Yapılan eziyet ve işkenceler bu kılıfla örtülmek istendi. Zaten her askeri müdahale, “Atatürk’ ün kurduğu cumhuriyeti koruyup kolluyoruz” diye meşrulaştırılmadı mı?

Belki ona “Deccal” diyen birkaç fanatik çıkmıştı. (Sonra onların çoğu da pişman oldu ya!) 1968’de, bir Kur’an kursunda okunduğu söylenilen ve “Ben Muhammed ümmetindenim...” diye başlayan bir yemin, sık sık tozlu raflardan indirilip bütün dindarlar şaibe altında bırakılmadı mı? Can Dündar şahane bir eser ortaya çıkarmış; nitekim, 300 kişilik salonu dolduran seyirci, adeta huşu içinde, nefes almadan ve çıt çıkarmadan filmi izledi. Ama hâlâ kimileri Atatürk’ün aşağılandığından söz edebiliyor. Pes doğrusu! Ben buna ya “kıskançlık” derim, ya da “Atatürk istismarcılığı”. Kusura bakmasınlar ama, “Atatürk sevgisi” adını veremeyeceğim.

MUSTAFA
Ece Temelkuran, Milliyet (12 Kasım 2008)
Mustafa’nın başı sigarayla bile belaya girmiş. Film sigarayı özendirdiği gerekçesiyle savcılığa şikâyet edilmiş. Can’a sabırlar diliyorum. Umarım film etrafında yürüyen bu acayip tartışmalar seyirci sayısını artırıyordur, yoksa hiç çekilmez bu patırtı. Protestolar, karakter atmalar, tavır almalar, davalar... Yaşananlar, Türklerle ilgili o cehennem fıkrasını hatırlatıyor. Her halkın kaynadığı kazanın başında zebani varmış da Türklerin kaynadığı kazanın başında yokmuş, çünkü efendim onlar zaten birbirlerini bacaklarından aşağıya çekiyorlarmış. Hakikaten de daha konuşmadan bu kadar çabuk bağırmaya başlayan kaç ülke daha var, merak ediyorum.
Biliyorsunuz, Mustafa’nın başı sadece sigarayla değil, içkiyle de belada. Fikriyatımı değil, içimden geçeni söyleyeyim: Savaşmışsın, anan ağlamış, ülke kurmuşsun, çatır çutur devrimler yapmışsın... İçmeyip ne yapacaksın! Ben olsam ben de içerim. İddia ediyorum, sen olsan sen de içersin.

Fanta mı içsin? Mustafa’nın içkisinden, sigarasından şikâyet edenler mütedeyyin kesim olsa içim yanmaz. Çoğu da içki içen insanlar. Bir durup sormak lazım: Size mi düştü Mustafa’nın içkisiyle uğraşmak! İçki yasaklarını, Çankaya Köşkü’nde içki verilmemesini, devlet erkânındaki alkolsüzleştirme operasyonunu gericilik diye eleştirirken Mustafa’nın içkisine karışmak niye? Yoksa o da Başbakanımız gibi Fanta mı içsin! Bir daha soruyorum: Balığın yanına Fanta mı içsin? Safiye Ayla’yı dinlerken alkolsüz meyve kokteyli mi ‘alsın’? Herkesin bildiğini birbirimizden gizleyerek varmaya çalıştığımız nokta ne, en çok da bunu anlamıyorum. Mustafa içiyordu, bunu herkes biliyor. Hatta bizim şahsi içki hayatımız da bu gerçeğin etrafında şekilleniyor bir parça. Şöyle ki: Sarı Zeybek diye bir rakı çıkıyor. Vaktiyle Atatürk için üretilmiş rakı markasına nazire olarak. Millet ayağa kalkıyor, vay nasıl yapılır? Arkasından rakının yanında beyaz leblebi görüyorsunuz reklamlarda. Vay, yine ayakta herkes. Neden? Çünkü resmi tarihten biliyoruz ki Atatürk rakıyı beyaz leblebiyle içiyor. Bunu artık çocuklar bile biliyor. Hatta şöyle söyleyeyim: Küçükken babamın içtiği Kulüp Rakısı’nın üzerindeki iki adamı Atatürk ve İsmet İnönü zannediyordum ve bahse girerim bu konuda tek başıma değilim. Peki çocukların bile bildiği konu kimden ve neden saklansın diye diretiliyor?

‘Annen melek değildi’ Filmi daha izleyemedim. Ama Can’a canlı yayınlarda, gazete röportajlarında sorulan soruları gördükçe içim sıkıldı, o yüzden yazıyorum: Bir insana yakından bakmaya niçin cesaret edemiyoruz? O mermer gibi imaja baktığımızda kendimizi gördüğümüz, eğer o mermer çatlayıp insan ortaya çıkarsa kendi aksimiz de dağılacağı için mi? Annesinin melek değil insan olduğunu kabul edemeyen oğlan çocukları gibi niçin huysuzluk ediliyor? Babasının en yakışıklı erkek olmadığını fark eden kız çocukları gibi niye dudak bükülüyor? Bunca gürültü daha ‘Atatürk’ün çocukları’ olarak ergenlik çağını geçmediğimiz için mi? Bu baş belası buluğ ne zaman bitecek? Bunca patırtı büyümek zorunda kalmaktan korktuğumuz için mi?

BEN DE GÖRDÜM
Haluk Şahin, Radikal (12 Kasım 2008)
Sonunda ‘Mustafa’yı ben de gördüm. Can Dündar’ın fırtınalar koparan belgesel-dramından söz ediyorum. Film beni şoke etmediği gibi şaşırtmadı da. İçinde yeri göğü inletecek herhangi bir tarihi ifşaat yoktu. Çizilen psikolojik portreyi ise ünlü psikiyatri profesörü Vamık Volkan’ın ‘Ölümsüz Atatürk’ kitabından tanıyordum. ‘Mustafa’yı daha iyi anlamak isteyenlerin o kitabı okumalarını öneririm. Filmi gördükten sonra, filmden çok ardından çıkan tartışmanın önemli olduğuna karar verdim. Çünkü o tartışma bizim şu anda nasıl bir yerde bulunduğumuzu, yaşadığımız olaylara ne gibi duyarlıklarla baktığımızı iyi anlatıyor. Filme belirli bir kesimin gösterdiği aşırı tepki bana biraz Hazreti Muhammed’in resim ve karikatürleri yayımlandıktan sonra İslam coğrafyasında patlak veren tepkileri hatırlattı. Hayır, ilahi bir misyonu olan Hazreti Muhammed ile dünyevi bir lider olan Atatürk’ü karşılaştırmıyorum. Birisi inanç, ötekisi ise akıl figürü. Gösterilen aşırı tepkinin arka planındaki refleksten söz ediyorum. Her ikisinde de, yapıldığı düşünülen ‘en son haksızlığa’ öfke var. Son 400 yıldır tarih maçının kaybeden tarafında yer alan yoksul ve ezilmiş müslüman toplumlar onca şeyi kaybettikten, onca onur kırıcı yenilgi tattıktan sonra şimdi de karikatürlerle son kutsallarına da girilmesine, peygamberlerinin içlerinde yaşattıkları temiz imgesine bile müdahale edilmesine isyan ediyorlar. ‘Buraya dokunamazsın!’ diyorlar. Bence Kemalist kesimin Dündar’ın filmine gösterdiği tepkinin arkasında da böyle bir ‘son haksızlık’ değerlendirmesi var. Çünkü bu kesimler 1950’den (ya da 2002’den) bu yana Cumhuriyet’in bütün kalelerine girildiği, bütün tersanelerinin ele geçirildiği, tüm mevzilerle birlikte Çankaya Köşkü’nün bile düştüğü duygusuyla yaşıyorlar. “Bir Atatürk’ümüz kaldı, oraya dokunamazsın!” diyorlar.
Türkiye’deki derin bölünmenin ve tedirginliğin bir işareti bu. Ülkeye dışarıdan bakanlar bu yüzden anlamakta güçlük çekiyor, “Demokratik bir ülkede böyle bir şey nasıl olabiliyor?” diye soruyorlar. Olabiliyor. Hayır, Can Dündar, Atatürk düşmanı falan değil. Filmi Atatürk’ü karalamak için yapmamış. Onun insan yanını ortaya koymak için zaaflarına yakın plandan bakmaya çalışmış... Ne var ki, bunu yaparken onu tarihsel bağlamından biraz koparmış. Örneğin, ‘Atatürk bir diktatör müydi’ sorusu o dönemin tarihsel bağlamından kopuk, salt kişisel bir özellikmiş gibi tartışılabilir mi? O dönemde çevremizde diktatörlükle yönetilmeyen ülke var mıydı? Dahası, eğer diktatör idiyse, kıyaslamalı olarak nasıl bir diktatördü? Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Zafer Toprak şöyle demiş: “Atatürk bir siyaset adamıydı. Güncel duruma göre karar alıyordu. Fikrini değiştirebiliyordu. Daha esnekti... Orduyu siyaset dışında tutmayı çok istiyordu. Hiçbir zaman militarizmden yana olmadı. Zaten o dönemde bütün Avrupa’da gençlik örgütleri paramiliter bir yapıda örgütlenirken, Atatürk buna karşı çıktı.” (Taraf, Neşe Düzel’le söyleşi, 10 Kasım 2008) Prof. Toprak’ın ‘o dönemde bütün Avrupa’da’ kelimelerinin altını çiziyorum. Tarihçinin olaya böyle bakması gerekiyor. Bence Can Dündar Atatürk’ü siyasetten soyutlayıp insanlaştırmaya çalışırken tarihsel figürü fazla arka plana atmış. Mustafa’nın insani yalnızlığı özellikle sonlarda bir zaafa dönüşmüş.
Tarihe yön veren büyük liderler yalnızdır elbet. Başka türlü olamaz ki!

‘BENİ YENİ İMAJIMLA HATIRLAYINIZ’
Fatih Özgüven, Radikal (6 Kasım 2008)
(...) Dinden ve hikâyeden söz açılmışken; İsa’ya da Musa’ya da yaranmaya çalışıp iki cami arasında binamaz kalan ‘Mustafa’nın da esas derdi bir hikâye değil, sinema filmi ebatlarında bir televizyon belgeseli olması. Yeniden canlandırmalar, maketler, fotoğraflara yapılan dramatik zumlar, ondan da dramatik müzik, malum şeyler... Dolayısıyla, filmin, televizyon belgesellerine özgü bir ‘ne şiş yansın ne kebap’ rejimi gereğince dediğini hem verip hem geri almasının (Kürt meselesi) ya da bir tarihsel gerçeği ilk kez söylüyormuş gibi yapmasının (Sovyet yardımı) yarattığı feveran da göreceli. Yani, ‘olay’ televizyon belgeseli türünün sinema perdesinde ‘büyüyüp patlaması’ndan ibaret. Bu TV ‘ikonoklazmı’, aslında son on-yirmi yıldır bu memlekette de önemli bir meşguliyet sahası olan imaj yapma işinin bir ulusal kahramana uyarlanmasından ibaret.

‘O aslında Fikriye’yi mi sevmişti?’, ‘Karanlıktan korkar mıydı?’, ‘Venizelos onu Nobel’e aday göstermiş, vaaay’ vs. gibi şeylerin bir insanın imajını yenilediğine inanmamız isteniyor. Çünkü ne de olsa, televizyonun da katkılarıyla, özel hayatı sadece aşk meşk, ilkokuldaki sıra arkadaşı ya da rekabet sanmaya alıştık. Özpetek’in müstakilen acı çekemeyen insanları gibi, biz de asıl yeni olanı, dedikodunun ötesinde ‘müstakilen birisi olma’nın orijinalitesini henüz keşfetmiş değiliz. (Yani: Ne okurdu, ne yazardı? Venizelos’la muhtemel bir sohbeti neye benzemiştir? Ya Latife’yle entelektüel bir sohbeti?)

Böyle olunca ‘Mustafa’, ‘İşte Hayatınız’ mantığından pek ileriye gidemiyor. Filmi tasarlayan, yani zımnen anlatan sesin aynı zamanda filmin anlatıcı sesi olmasındaki parodi etkisi de cabası! Matraktır; ‘Mustafa’ filmi aslında benim için İsmet İnönü’yü ‘insani’ kıldı. Bir tartışmadan sonra ‘bana hala dargın mısın?’ diye bir not karalayıp yollayan arkadaşın evhamlarını merak ettim. Onu ‘hatırladım’ yani. Bu nota resmi görünüşlü bir not ile (yoksa ‘nota’ mı demeli, imzalı falan) cevap veren adam hakkında ise, bunca resmi imgeyle eskitildikten sonra bile hâlâ fotojenik olması dışında yeni bir bilgi edinemedim. Dolayısıyla onu gerçekten ‘hatırlayamadım.’ Bu imaj imal etme çalışması, ‘Mustafa’yı sonuçta Zeki Triko’nun mayolu Atatürk resimleriyle başlattığı ‘Atatürk denize de girerdi’ mealindeki kampanyanın patırtılı bir uzantısı haline getiriyor. Günümüz Türkiye’sinde bunun bir ‘ihtiyaç’ olabilmesi ise orayla ilgili bir ironiden ibaret sadece; günümüz Türkiyesiyle yani...

MUSTAFA!
Murat Birsel, Star (30 Ekim 2008)
(...) Benim ilk aklıma gelen, ‘Bugüne kadar bu film neredeydi’ ve ‘İyi ki Can Dündar var’ düşünceleri oldu. Ve açıkcası bu milletin evladı olarak gurur duymak bir doğum hakkım olmasına rağmen insan yerine konulup nedenlerinin anlatılması beni kalbimden vurdu. Tarihimiz, derslerimiz, piyeslerimiz ‘Ata ile yurttaşı’ işlerken film, Mustafa Kemal ile vatandaşı tanıştırıyor. (...)

‘Mustafa’ya siyasilerden tam not


‘Mustafa’ Dolmabahçe’de gösterildi


Sinema ve sanat dünyasından ‘Mustafa’ yorumları


HER KAFADAN BİR SES ÇIKIYOR
Vatan - Leyla Umar (9 Kasım 2008)
Günlerden beri kiminle karşılaşsam “MUSTAFA” filmini görüp görmediğimi soruyor. Gördüğümü ve çok beğendiğimi söylerken kalbim birden hızla atmaya başlıyor. Çünkü gelecek tepkilerden ödüm kopuyor. Evet, inanmayacaksınız ama beğenenlere gösterilen tepkiyi Çarşamba akşamı Abbas Güçlü’nün sunduğu Genç Bakış programında izlerken bir kez daha gördüm ve ürktüm. Yeditepe Üniversitesi öğrencileriyle canlı olarak sabaha kadar süren programda, Can Dündar’ı yağmur gibi yağan soruları yanıtlarken görmek içimi acıttı. Hemen onu aradım. Sesi kırık ve buruktu. “Anlayamıyorum” dedi. “Filmi görmeden eleştirenlere ne söyleyebilirim? Özellikle meslektaşlarımdan gelen tepkilere...”

HER YÖNÜYLE KEMAL’İ SEVMEK...
Rasim Ozan Kütahyalı, Taraf (9 Kasım 2008)
Yarın Mustafa Kemal’i kaybedişimizin 70. yıldönümü... Atatürk özellikle son yıllarında çok sık “Beni hatırlayınız,” derdi. Bu cümleyi Can Dündar da filminin temel cümlesi yapmış. Evet, bugün Mustafa Kemal’i sık sık anıyor ve hatırlıyoruz. Fakat bu ülkenin dışından bakan birinin kahkahalarla güleceği şekilde hatırlıyoruz Kemal’i... Dışarıdan bakan yalın bir insan bu toplumun toplu bir ruh hastalığı geçirdiğini düşünmeden edemez...

Öyle bir ülk